Her şey güzel olur mu?

Baba deyince hep bir yanım ağrır benim,

Çok sevmekten değil, çok sevememekten,

Yazın en sıcağında soguklugundan,

En ihtiyacım olduğunda yokluğundan,

Hep eksik bir yanım..

En derin korkularımda ve kaygilarimda buldugum,

Her affediste yitirdigim, yine elim boş döndüğüm,

Ne kadar arasam da içimde bulamadigim o.

Çiçeklerle benzesem yollarını gelir mi yanıma?

Dönse en gülec haliyle ve yeniden başlasak hayata,

Sevgiyle kucaklasak birbirimizi,

Tüm yarim kalmıslıkları yaşasak birer birer,

Elimi tutsa beni okula görürse,

Birlikte saz çalsak soylesek ve oyunlar oynasak,

Her şeye en başından başlasak,

Her şey güzel olur mu??

Şenay Güçer

21.06.2020

Yeni Yaşam

İnsan olarak son dönemlerde o kadar büyük bir koşuşturma içerisindeyiz ki? Çevremizde olup bitenden bir haber yaşıyoruz. Hepimizin yoğun iş temposu yanında hobilerimiz var. Çocuklarımız varsa onların hobileri, okulları varsa yoksa kendi gelecek  ve kariyer planlarımız, hafta sonu nerede yiyelim, ne içelim telaşımız, bu yıl tatile nereye gitsek ve niceleri…Bununla birlikte farkında olsak da, dünyada devam etmekte olan kıtlık, savaş nedeniyle yurtlarını kaybedenler, açlık kaynaklı bebek ölümleri, suya bile erişemeyen insanlar, dinleri nedeniyle eziyet görenler, eriyen buzullar, nesli tükenen hayvanlar, çevre koruma ile ilgili sadece sosyal medya paylaşımlarıyla vicdanımızı rahatlatmaktan bir adım öteye gitmeyen beyhude çabalarla günü geçiştiriyoruz ve hatta günü geçiştiriyorduk bugüne kadar..

Ve aniden bir salgın hastalık geldi ve hayatımız çok hızlı bir şekilde değişti. Aslında başımıza ilk kez gelmiyor salgın hastalıklar. Yıllardır çeşitli savaş, doğal felaket ve salgınlarla mücadele ediyoruz, neden bu kadar şaşırdık? Çünkü biz uçan araba hayalleri kuruyorduk ki, biden elimizi yıkamadığımızı fark ettik. Nasıl olurdu, insanoğlu istediği her şeyi yapma özgürlüğüne sahip değil miydi? Bu dünya kendine aitmiş ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarken..

Şimdi hepimiz dehşet içindeyiz, gözümüzle bile göremediğimiz bir canlının bize ve ailemize zarar vermesinden ödümüz patlıyor. Tüm dünyada gelişmiş ülkelerin bile çaresiz kaldığı bir mücadeleye biz de ülke olarak hızlı bir şekilde katıldık. Çocuklarımız eğitime evde devam edecek, bütün sosyal ve sportif faaliyetler iptal oldu, gittiğimiz lüks restoranlar mağazalar kapandı. Koşarak gittiğimiz AVM’ler bomboş, çoğu insan işine bile gidemiyor, işe gitmek zorunda olanlar bulaştırma korkusuyla işe gidip geldikten sonra kırklanarak eve giriyor. Burnumuz aksa koşarak gittiğimiz hastanelere kaygıyla uzaktan bakıyoruz. Kimileri kendi ve sevdiklerinin sağlığını hiçe sayarak umursamazken, çoğu insan korkudan panik olmuş veya vurdum duymaz insanlara öfkeli bir ruh hali içinde yaşıyor. Yani Bilinç Haritası’na(David Hawkings, Güce Karşı Kuvvet) göre 100(korku)-150(öfke) frekans aralığında sıkışıp kaldık. Bu da bizi çok kısa süre içinde depresyon, panik atak gibi hastalıkların sınırına kadar getirdi ve inanın bu ruh halinin bulunduğumuz duruma hiç faydası yok.

biliç haritası

Halbuki yaşamaya cesareti(200 mHz) olan herkes, çok rahat bulunduğu durumu kabul(350 mHz) edip, yeniden yaşam enerjini yükselterek kendine ve çevresine katkıda bulunabilir.

Hawkins’e göre yüksek bilinç frekanslarının şaşırtıcı sayıda düşük frekansı dengeliyor. Bireylerden herhangi birinin bilinç frekansı yükseldiğinde, çok sayıda düşük frekanslı bilinci etkileyip dengeleme imkanı bulunuyor.

Hawkins’e göre Tablo şöyle :

300 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 90.000 kişiyi,
400 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 400.000 kişiyi,
500 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 750.000 kişiyi,
600 seviyesindeki bir kişi 200’ün altındaki 10 milyon kişiyi,
700 seviyesindeki bir kişi ise 200’ün altındaki 70 milyon kişiyi dengelediği görülmüş.

Pozitif ve herşeyi olduğu gibi kabullenen mutlu bir insanın yaydığı enerji, 90.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Sevgiyi gerçek anlamda yaşayan bir insanın yaydığı enerji,750.000 insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Barış ve huzur içinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,10 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Mevlana seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji,70 milyon insanin yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir.
Peygamber, budha seviyesinde yaşayan bir insanın yaydığı enerji ise tüm insanlığın yaydığı düşük enerjiyi dengelemektedir…

Bu olumsuz ortamda bile yüksek enerji seviyesinde bazı insanlara örnek isterseniz, sosyal medyada ücretsiz konser veren ünlüleri, büyük sıkıntıların üstesinden gelmiş atalarımıza ve metanetini asla kaybetmeyen büyüklerimize bakabilirsiniz. Onlar başlarına her ne gelirse gelsin çevredeki insanların iyiliği ve güzelliği için enerjilerini kullanmaya çalışan insanlar olarak yolumuza ışık tutarlar.

 

Bulunduğumuz durumun pozitif yanlarına bakıp kabul etmek ve enerjimizi yüksek tutarak insanlara faydalı olmak fikri size nasıl geliyor? Bu süreçle birlikte neler kazanabileceğimize ve enerjimizi salgından sonra yapacaklarımıza odaklanırsak bu süreçten kazançlı olarak çıkabileceğimizi düşünüyorum. Mesela;

  • Yorgunluktan konuşmaya bile bazen üşendiğimiz anne, babamız, teyzemiz, büyük anne ve babalarımızın gözlerinin içine bakmaya başladık yıllar sonra ilk kez, her anımızın değerli olduğunu
  • Evimizde ailecek oturmanın güzel bir his olduğunu,
  • Acele etmeden bir yere yetişmeye çalışmadan yaşamanın zamanı değerli kıldığını,
  • Yürüyemediği veya başka eksiklikleri yüzünden evinde kalmak zorunda kalan insanların ne yaşadığını öğrenme,
  • Sürekli ölüm korkusu yaşayan savaş mağdurlarının ruh hali,
  • Acziyetimizi, her şeyin aslında ne kadar bizden bağımsız olduğu,
  • Her doğan güneşin yeni bir şans olduğunu, hala yaşıyor olmanın en büyük değer olduğunun farkındalığı gerçek anlamda(aslında hep söylediğimiz ama hiç gerçekte şükredemediğimiz).

Bu süreçte, neye inanıyorsak ona daha çok bağlanmamız gereğini hatırladık. Ne kadar çok ben merkezci olduğumuzu anladık, daha fazla başkalar için enerjimizi yüksek tutmamız gerektiğinin farkına vardık mesela.

Dünya bizim için yaratıldı ama biz bu dünyaya geçici olarak geldik. En yüksek amaca ve insanlığa hizmet etmek için her anı doyasıya ve son günümüz gibi yaşamalıyız.

Ne dersiniz, siz de yaşamaya var mısınız?

Şenay Güçer/ 21.03.2020

 

Memento Mori

Memento Mori sözünü Roma imparatoru ve aynı zamanda bir stoacı filozof olan Marcus Aurelius, bu sözü ara ara kulağına fısıldaması için birini görevlendirmiştir.
Memento mori
Fani olduğunu hatırla.
Memento te hominem esse
Sadece bir insan olduğunu hatırla.
Respice post te! Hominem te esse memento!
Arkana bak! Sadece bir insansın, hatırla!
Sufilerin kıyafetlerinde, başlarındaki sikke ile mezar taşını, beyaz gömlek kefeni, üzerindeki siyah cüppe de nefsi işaret eder.
Farklı kültürlerde de olsa aslında sürekli hatırlamamız gereken tek gercek şudur ki bir gün hepimizin gideceği belli olmasina ragmen, bunu neden sadece salgınlarda, depremde, hastalikta ve savaşta ölen askerlerimiz olduğunda hatırlıyoruz. Neden hep dünyada kalacakmış gibi ve bu dünya bizimmis gibi her şeyi kendimize yontuyoruz?
Bu dünyada her şey bizim için yaratıldı, fakat biz bu dünya için yaratılmadik..
Çok geç olmadan özümüze dönelim, bu dunya simdiye kadar kimseye kalmadı ve bundan sonra da kalmayacak..
Şenay Güçer/12.03.2020
#mementomori #ozedonus #fanidünya #sufizm #marcusaurelius

Hayat Başarısı

Sizlerin de bildiği üzere, başarı üzerine pek çok söz söylenmiş ve sayısız kitap yazılmıştır. Farklı kaynaklara bakıldığında, başarının çok farklı açılardan ele alındığı ve çeşitli tanımları olduğu görülür. Sözlük anlamına bakılırsa; bir işte elde edilen iyi, güzel, yararlı sonuç veya üstesinden gelinen iş olarak ele almakla birlikte, günlük yaşamda çok daha farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Bu tanımlardan öne çıkanlar; iş yaşamında şöhret, zenginlik, güç ya da mevki olurken, eğitim hayatında, spor ve sanatta derece almak, müsabaka kazanmak vb ‘dir.

Her şeyin zıddıyla tanımlandığı bir dünyada, başarının tersi de başarısızlık olarak karşımıza çıkar. Başarı elde edemediğimiz her konuda başarısızlık yaftasıyla karşı karşıya kalırız. Bu bize günümüzde en çok dayatılan konulardan biri olmakla birlikte, çocukluk çağından itibaren, üniversite sınavında, iş hayatında, yaşadığımız hayatta önemli bir psikolojik baskı oluşturmaktadır. Başarılı görülen insanların sürekli alkışlandığı, başarısız sayılanlara örnek gösterildiği ve başarısız grupta görünenlerin sürekli “Çok çalışırsan yaparsın”, “Yeter ki sen iste yapamayacağın bir şey yok” vb söylemlerle daha çok çalışmaya sevk edildiği, sonuç alınamadığında ise yeterince gayret göstermediği şeklinde bir kısır döngü ile bu sürüp gitmektedir. Bu döngü içinde,  bir şekilde kendimize koymuş olduğumuz hedefin peşinde koşmakta ve onun dışındaki hiçbir şeyi gözümüzün görmemesine neden olmaktadır.

Peki gerçekte başarının tanımı nedir? Başarı gerçekten yerinde mi kullanılmaktadır?

Yukarıdaki sözlük tanımına göre değerlendirirsek hayır, ne yazık ki doğru şekilde kullanmıyoruz. Üstün başarı gösteren insanları başarılı sayıp onun dışındakilere sen başarılı değilsin, hâlbuki istesen yaparsın diyoruz. Bu da insanlar üzerinde suçluluk, pişmanlık ve hatta umutsuzluk hislerine neden olarak, zamanla hayattan soğutuyor. Başarı her zaman görülen sonuç değildir. Ekonomik yetersizlik içinde tamamlanan bir okul, ciddi bir hastalığın üstesinden gelmek, elleri olmayan bir insanın resim yapması, duymayan birinin müzik yapması vb bir çok başarı şeklinden söz edilebilir.

Başarı hakkında beni en çok etkileyen tanımlama, Doğan Cüceloğlu’nun Başarıya Götüren Aile kitabındaki başarı tanımıdır. Doğan hoca, başarıyı dört temel gereksinimin dengede sürmesi olarak tanımlar, bunlar;

  1. Yaşamsal Gereksinimler: Parayla alabileceğimiz, yaşamımızı sürdürmek için gerekli ihtiyaçlar bu kısma girer. Kendi ihtiyaçlarımızı karşılama becerisi; yani kimseye ihtiyaç duymadan para kazanma ve para yönetimini bilmek gerekir.
  2. Akıl ve Zihin gereksinimleri: İnsanın öğrenme ve gelişme ihtiyacını karşılama doğası içinde, ilgi duyduğu alanlarda kendini gerçekleştirebilmesi. Kendi benliğini keşfedememiş, özgür olmayan bir insanın yaşam başarısından söz edilemez.
  3. Gönül gereksinimleri: Sevgi ihtiyacı, her insanın doğduğu andan itibaren, kendisine değer veren ve seven birilerine ihtiyacı vardır. Yaşam anlamını kaybetmiş bir insanın diğer alanlarda başarılı olsa bile içindeki boşluğu doldurması mümkün değildir.
  4. Yaşama anlam verme gereksinimi: Evrenin varlığını anlama ve dünyada bulunma amacını bulma ihtiyacıdır. Her insan yaşadığı evrenle ilişki kurmak ister ve evrende bulunan her şeyi kendince anlamlandırır. Kimisi bunu din yoluyla yaparken, kimi bilim kimisi de daha farklı şekillerde yapabilir.

Evrende her şeyin dengede olmaya ihtiyaç duyduğu gibi, bu dört kavramın dengede olduğu durumda hayat başarısı söz konusu olacaktır. Herhangi bir konunun ön plana çıkması durumunda, denge şaşar ve hayatın anlamını yitirmeye başlarız. Aynı şekilde çocuklarımızın da hayat başarısı, bizim bakış açımızı geliştirmemize ve onlara yaşam dengesini kurmada doğru örnek olmada saklıdır.

Hayat başarısını özümsemiş ve hayatını buna göre düzenlemiş insanlar hata yapmaktan korkmazlar bilirler ki; hata tecrübeye, tecrübe ise başarıya dönüşür. Tüm bu anlatılanlar ışığında çok geç olmadan; yaşamış olduğunuz hayatı gözden geçirmenizi, eksik olduğunuz taraflarla ilgili kısa/ uzun vadeli gelişim planlarınızı oluşturmanızı dilerim.

 

Gelene Hay Hay

En çok sustuklari yakar insanı

O öyle bir yanış ki için için eritir seni

Ya volkan olur patlarsın

Ya da derin yaralarınla kanar durursun

Bir yolu daha var elbet,

Hakli ile haksızın ötesinde,

Kendi yürek, beyin ve ruh üçgeninde

Sana dayatılan değil gerçek hislerinle yüzleşmek.

Kusursuzluğun insana özgü bir şey olmadığını kabul etmek

Tüm suclamalardan ve utanclardan özgürleşmek

Kim ne derse desin gelene hay hay, gidene bye bye diyebilmek..

Sana karşı her şeye ve herkese inat yaradana bir olabilmek

Not. Seda’ya ithafen yazılmıştır..

SG/Sevgilerimle

9.1.2020

Sırrı Ney

Neye verirse kendini ona dönüşür ya insan,

Gel sen Ney’e ver kendini ki duyguların çağlasın, düşüncelerin uyurken

Sessiz sedasız namelerle anlatsın sana seni..

Halin günden güne dönüşürken bilinmeze,

Kim bilir bir gün bilinir olur bilinmez dediğin şeyler.

Sırlar dünyasında sır olmak gerekse,

Gönül dergahında lal olmak, için için yanmak gerekir.

Neyi çok istersen onunla sınanırsın

Yol uzun, gönül yorgun da olsa fark eder mi hiç..

Amaçsız bir ömür nasıl yaşanmamışsa,

Tek amacı varmak olan hiç yolda kalır mı?

Sevgilerimle,

Şenay Güçer

07.01.2020

 

 

 

Doğru ve Yanlışın Ötesinde

Hintli bir bilge, öğrencileriyle gezinirken, Ganj nehri kıyasında birbirine öfkeyle bağıran 2 kişi görmüş.
“İnsanlar neden yüksek sesle bağırır?” diye sormuş. “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz; soğukkanlı davranamayız…” gibi cevaplar almış.
Bilgeyi bu karşılıklar tatmin etmemiş: “Sesimizi yakınımızdakine duyurmamız mümkünken neden tonunu yükseltiriz bunu hiç düşündünüz mü?”
Öğrencilerden açıklama gelmeyince, başlamış anlatmaya: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman kalpleri birbirinden uzaklaşır. Uzak mesafeden sesi duyurmak mümkün olmadığı için bağırmaları gerekir. İnsanlar birbirini sevdiğinde ise, kalpleri yakındır. Ne kadar kızarlarsa kızsınlar sükûnet içinde konuşurlar.

Ya iki insan birbirini çok çok severse… Bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz. Birbirlerine bakmaları yeterli olur.”
Hintli bilge, sözlerini şöyle bağlamış: “Bu yüzden tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Mesafe koyacak kelimelerden sakının. Aksi takdirde, yürekler birbirine o kadar uzak düşer ki, geriye döndüğünüzde birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

“Tanrı’nın bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdiğine inanırken, biz kim oluyoruz da, kişileri birkaç kez görmek, iki-üç yazı okumak, birkaç dedikodu dinlemekle yargılama hakkına sahip olabiliyoruz!” Dale Carnegie

Bu hikaye ne zaman okusam, beni derinden etkiliyor. Çok fazla bilgi kirliliğinin olduğu bir dönemde yaşıyoruz, her kafadan ayrı ses çıkıyor. Bir de işin içine geçim derdi, yükselmek, daha çok para kazanmak gibi farklı nedenler girdiğinde iletişim kurmak ve birbirimizin davranışlarına anlam vermek giderek zorlaşıyor.

Halbuki o kadar kolay ki anlamak ve anlaşmak.. Sadece biraz içe dönmeli ve önce kendimizi tanımalıyız. Kendi benliğimizi bulmadan sağlıklı ve anlamlı ilişkiler kurmak son derece zor. Verdiğimiz tepkilerin çoğu bilinçaltı korkularımızın ve hatta kaygılarımızın sonucu olarak oluşuyor. Öfke ve kızgınlık anında ne kadar iç sesimizin kaynağını iyi belirlersek gerçek olup olmadığını o kadar iyi anlayabiliriz.

Bu konuda kendinizi geliştirmek isterseniz, okuduğumda çok faydasını gördüğüm; Marshall Rosenberg’in kaleme aldığı Şiddetsiz İletişim Bir Yaşam Dili kitabında yer alan yöntemleri deneyebilir ve iletişiminizin değişimine şahit olabilirsiniz. Bu yöntemle kendimizin ve karşımızdaki kişinin derinlerinde bulunan ihtiyacı duymak için kullandığımızda ilişkilerimizi yepyeni bir bakış açısıyla anlamaya başlarız.

Marshall’a göre Şiddetsiz İletişim, içimizdeki doğal şefkat duygusunun ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde kendimizle ve diğer insanlarla bağ kurmamıza yardımcı olur. Tüm varlığımızla ve içtenlikle dinlemeyi saygı ve empatiyi besler; gönülden vermeyi karşılıklı bir istek haline getirir. Şiddetsiz iletişimin temel olarak dört öğesi bulunur, bunlar;

  1. Rahatımızı etkileyen, somut davranışları gözlemle; Gözlem yaparken işin içine değerlendirmemizi katmadan net olabilmek gereklidir. Mesela; “Buraya sık sık gelir” bir değerlendirme iken, “Buraya haftada en az 3 kere gelir” bir gözlemdir. Gözlemin içinde değerlendirmenin eklenmesi, eleştiri gibi algılanacağı için genellikle karşı tarafta savunma ihtiyacı uyandırır ve iletişimi en başından kapatır.
  2. Bu gözlemlerin bizde yarattığı duyguları fark et; Zaman zaman duygularımızı duygu sandığımız düşünceler ile karıştırırız. Bunun için “….. hissediyorum”  kalıbı yerine ” …….. düşünüyorum” kalıbı duygularımızı ifade etmemize yardımcı olur.  İletişim sürecinde beklentilerimiz karşılandığında, hoşnut, mutlu, keyifli gibi duygular hissederken, karşılanmadığında kızgın, mutsuz, acı içinde, umutsuz olabiliriz. Duygularımızı “Sen böyle konuşunca korkuyorum” gibi gözleme dayalı ifade ettiğimizde karşımızdakine bu konuda mesajımızı en doğru şekilde anlatmış oluruz.
  3. Duyguları oluşturan, temel ihtiyaçları, değerleri ve arzuları anla; Yaptığımız her davranışın altında ona temel oluşturan geçmiş inançlarımız ve değerlerimiz yatar. Bu temelin farkındalık, iletişim kazasını önlemede faydalı bir kaynaktır. Çünkü başkalarının yaptıkları, duygularımızın tetikleyici olabilir sebebi değil.  Birisi bize sözlü veya sözsüz olumsuz bir mesaj ilettiğinde, onu dört farklı şekilde algılayabiliriz.
    1. Kendimizi suçlamak
    2. Başkalarını suçlamak
    3. Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı anlamak
    4. Karşımızdakinin duygu ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak

İşin özü, bir olay karşısında suçlu veya hata arama yerine, olaya/duyguya neden olan kök inanışları veya karşılanmasını beklediğimiz temel ihtiyaçlarımızı bu farkındalıkla bulmaktır ve ona yorum katmadan ifade edebilmek iletişimin sürekliliği için bize yol açacaktır. Marshall’ın gözlemine göre, insanların hatalarını birbirlerinin yüzüne vurmaları yerine, ihtiyaçları üzerine konuşmaları herkesin ihtiyacını gözetecek çarelerin bulunma olanağını büyük ölçüde artırmaktadır. Duygusal sorumluluk geliştirme aşaması genellikle üç aşamada oluşur.

  1. Duygusal kölelik; başkalarının duygularından sorumlu olduğumuzu düşünme
  2. Başkaldırı aşaması; başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını dikkate almayı reddetme
  3. Duygusal özgürlük; başkalarının değil kendi duygularının sorumluluğunu kabul etme ve asla başkalarının pahasına karşılayamayacağımızı kabul etme

 

  1. Yaşamımızı zenginleştirmek için istediğimiz/ricalar;

Şu ana kadar geçtiğimiz aşamalardan sonra sıra hayatımızı zenginleştirmek için karşı tarafa olumlu bir dille beklentimizi ifade etmeliyiz.  Burada önemli olan ne istemediğimizi değil neleri istediğimizi ön plana çıkarmaktır.

Şiddetsiz iletişimin amacı kesinlikle karşı tarafı istediğimiz yöne çekmek değildir. Aksine kazan kazan prensibi ile herkesin ihtiyaçlarını karşılama ihtimalinin yüksek olduğu, empatiye dayalı dürüst ilişkiler yaratmaktır. Kendimizi yukarıda belirtilen dört ögeyi içerecek şekilde ifade ettiğimizde ve karşımızdakini empati ile dinlediğimizde, etkin iletişim ile karşımızdakilerin gönül kapılarını açmamız mümkün olacaktır. Mevlana’nın da dediği gibi “Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var; seninle orada buluşacağız! ”

 

Kaynak: Şiddetsiz İletişim, Bir Yaşam Dili; Marshall Rosenberg

Kalbinle Yaşa..

Yağmur damlasının yaprak üzerinde kalması gibi ömür, misafir gibi gelir geçer..

Ömür geçer de dertler kalır mı peki..

Neden kalp atışımız inişli çıkışlıdır bilir misiniz?

Yukarıya çıkmak için ayağımızın tabana değmesi gerekir.

Aynen okun hedefi bulması için yayı geri çekmemiz gerektiği gibi..

Durağan bir hayat gerçekten yaşanmış mıdır?

Yoksa siz yaşadığınızı sanırken, sizi yerinizde saydıran mı?

Dur ve dinle ne anlatıyor yaşam sana,

Yaşadığın her olay, gördüğün her film sahnesi sana bir şey söylüyor.

Gözlerini kapat ve tüm kalbinle dinle hayatı..

Nasıl yağmur damlaları dünyayı temizliyorsa,

Gözyaşların da kalbini yıkamak için..

Ruhumuzu yıkamak için kaç yağmur gerekir bilinmez,

Sadece onu dileyenlere sunulan bir armağan bu, bulmak için önce yola çıkmak gerek.

Şenay Güçer

25.09.2019

Yaşama Sevinci

Zamansız zamanlar gerek bize,

Tohumun ağaca, çiçeğin meyveye sırayla döndüğü.

Denize kavuşan nehirler gibi berrak,

Kozadan yeni çıkan kelebek gibi rengarenk bir hayata açmak gözlerini.

Kim ve ne olduğundan bağımsız, insan olabilmek,

Her şeyin içinde, ama her şeyden ayrı.

Var olmak için sevmeyi, yaşamak icin gönül yapmasını bilen,

Yagmur kadar temiz ve güneş kadar sıcak,

Özüyle sözü bir olup, Bir’e varmak dışında amacı olmayan..

Sevgilerimle,

Şenay Güçer

29.08.2019

Ozune Dön

Aslında tam da böyle bir şey değil mi bir kaç gündür yaşadıklarımız. Bir tarafta ölen insanlar, rant için yakılan ağaçlar, bir yandan şehit haberleri.. Amaç idrakımızı artırıp insan olmaya çalışmak iken, çevremizde ağaçlara, canlılara, eşine ve hatta evladına bile saygı duymayan insansılarla dolu bir ülkede yaşar olduk. Ne oldu çocukluğumuzdaki naif insanlara, mahalledeki kızlara yan bakanlara bile aslan kesilen delikanlılara.. Dün yine bir haber hem de İzmir’de otobüste bir kadın hastanelik olana kadar dayak yiyor kimse dönüp kardeşim ne oluyor demiyor.. Toplumumuzda her kesimden insan var, biz iyi yönlerimizi birleştirip gelişerek büyürüz, kötülükleri çoğaltarak değil.
Şimdi zaman topyekûn seferberlik zamanıdır. İnsan oldugumuzun farkındalığini hem okullarda, hem TV de, sosyal medyada surekli hatırlatarak, gerekirse evlere gidip herkese anlatarak ogretmeliyiz. Şiddeti, yakmayı, yıkmayı hatırlatacak ve kaniksatacak her ne varsa hepsiyle topyekun mücadele zamanıdır. Savaşların en büyüğü nefsle yapılan savaş demiş peygamber efendimiz (sav). Yasanilasi güzel günlere ancak birlikte calisirsak ulaşabiliriz. Yeter ki isteyelim yeter ki özümüzü hatırlayalım🙏🙏

24.08.2019

Şenay Güçer